Posts by The Librarian

    Cinsiyet kimliği sebebiyle gördüğü baskılar yüzünden öğretmenlik mesleğinden ayrılmak zorunda kalan trans aktivist ve seks işçisi Sinem Kuzucan, trans bireylerin kamudaki varlığını, seks işçilerinin yaşam alanlarını daraltan Kabahatler Kanunu’nu ve Emniyet’teki performans sistemini Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı.
    Şiddet olgusuyla ilk defa nasıl tanıştınız? Cinsel kimliğinizi fark etmeden önce şiddet gördünüz mü?

    Bir transın hayatındaki en büyük şiddet kötü bakışlardır. “Bu da ne, bu kim” gibi bakışlardan bahsediyorum. İnsan küçükken kendinde farklılıklar olduğunu anladığında, aslında kendi kimliğini de tam bilemiyor. Bende de böyleydi. Annene mi babana mı benzeyeceğini, hangisi gibi olacağını bilmiyorsun. Sen bunu tam çözememişken ailen, sokaktaki çocuklar, gittiğin okuldaki arkadaşların farklılığını görüyorlar. “Kız Ali, Kız Murat” gibi isimler takıyorlar. Sen de ne olduğunu aslında bu laflardan öğreniyorsun. Şiddet burada başlıyor. Bu ayrımcılık büyüyerek seni ailenden, eğitimden, istihdamdan dışlıyor. Hayatın hiçbir alanında yer alamıyorsun.

    Bu anlattığınız baskılar ve toplumsal ayrımcılık nasıl bir travma yaratıyor?

    Gençken yaşadığı toplumsal şiddet bir transın tüm hayatına etki ediyor. Okuldaki arkadaşlarının uyguladığı ayrımcılık yüzünden eğitimin engelleniyor. Bir yandan da ailenin desteğinden yoksun kalıyorsun; “Etraftakiler ne der, niye böyle davranıyorsun, kırıtmadan yürü” gibi laflarla başlayan baskılar fiziksel şiddete varınca evi terk etmek zorunda kalıyorsun. Evi terk edince okulundan da oluyorsun. Bu ikisi olmayınca istihdam edilmen de imkansızlaşıyor. Hayatının bu döneminde maruz kaldığın şiddet ve ayrımcılık tüm yaşamını kökten değiştirmiş oluyor yani. Bu saydıklarımı ben de yaşadım; kimliğimi bastırsaydım ben de “normal” olarak nitelenen bir hayat sürmüş olacaktım.

    Yalnızca kadın ve erkekten oluştuğu öğretilen bir toplumda yaşıyoruz. Öğretmenlik yaptığım dönemde, üstelik trans birey olduğum halde, çocuklara çekirdek aileyi ben de bu şekilde öğretmek zorunda bırakıldım. Bize de böyle öğretilmişti. Bu ayrımcı tavrın dönüştürülmesinde eşitlikçi yasal düzenlemelerin yapılması çok önemli. Bu toplum tektipçi yasa ve uygulamalarla bu hale geldiyse yine yasalarla düzelebilir. En azından başlangıç noktamız yasalar olmalı. Trans cinayetleri mevzu bahis olduğunda yıllarca tahrik indirimleri yapıldı. Eskiden trans öldürenlere hafifletici sebepler yüzünden ya 2 yıl ceza veriliyordu ya da hiç verilmiyordu. Şimdi en azından 15 sene cezaya çarptırılıyorlar. Yasalar ne kadar eşitlikçi olursa halk da buna belli bir süre sonra uyum sağlamak durumunda. Geçmişteki geçişler de kolay olmamıştı.

    Cinsiyet kimliğinizi fark edene dek aileniz ve çevrenizle olan ilişkileriniz nasıldı?

    Ailem Doğu kökenli ancak Ankara’da büyüdüm. Çocukluğum hep hakaretlerle geçti. Mahalleden birileri hakkımda kötü laf eder korkusuyla, mahalleden kimselerle arkadaşlık etmedim. Okulda da dalga geçenler oluyordu ama liseye dek söylenenlere kulaklarımı tıkadım. Ailemle ilişkilerim ilk zamanlar çok iyiydi; anneme ev işlerinde yardım ederdim, yemek yapardım, temizlik yapardım. Onların gözünde ailemin en sevimli, en uslu çocuğuydum anlayacağın. Uslu çocuktum işte; diğer tüm erkek çocuklar top oynuyor, yaramazlık yapıyor, cam kırıyorlar. Ben cam siliyorum, uslu uslu evimde duruyorum.

    Uslu çocuk olma hali ne zamana dek sürdü?

    Uslu çocukluk cinsiyet kimliğimi öğrenip bana benzeyen kişilerle tanışmama dek sürdü. Cinsiyet kimliğimi açıkça ifade etmeye başlayınca uslu çocuk olmaktan çıktım. “Bu uslu çocuk değilmiş, meğer travestiymiş” dediler. Hala annemle konuşmalarımızda, “O zaman seninle birlikte evin işlerini görüp cam silerken iyiydi ha?” diyorum. O da, “Biz seni uslu çocuk zannediyorduk” diyor. Trans kimliğin ortaya çıkınca tüm şimşekleri birden üstüne çekiyorsun. Bende de böyle oldu. Ailem hakkımda ölüm kararı vermişti, beni nereye gömeceklerini tartışıyorlardı. O sırada ailemden beni anlayan biri tarafından kaçırıldım. Zaten şiddet görmüştüm, her tarafım yara bere içindeydi. Lise son sınıftayken bu şekilde evimden ayrılmak zorunda kaldım. Ailemi de sonrasında yıllarca görmedim.

    Öğrenim hayatınıza nasıl devam ettiniz?

    Ailemden ayrıldığımda liseyi bitirmeme çok az bir süre kalmıştı. Altı ay Ankara’daki transların evlerinde, çeşitli mekanlarda, tren vagonlarında kaldım. Hem cinsiyet kimliğimi, hem de başıma gelenleri bilen bir matematik hocam vardı. Liseyi bitirebilmem için elinden geleni yaptı. Onun da yardımlarıyla liseyi bitirdim İstanbul’a öyle gittim. İstanbul’da 2 yıl seks işçiliği yaptım. Başka bir alternatif yok, kaçmışsın, çocuksun… Bir yandan etrafında başka bir örnek de yok, bütün translar bunu yapıyor. Bu anlattıklarım 20 yıl önce yaşanıyor, dolayısıyla herhangi bir hak yok, tanınmış bir örgüt yok. Varlığın yokluğun belli değil. Tam bir çıkmazdasın yani.

    Dernek veya başka kurumların yokluğunda seks işçileri birbirleriyle nasıl iletişim kuruyorlardı?

    Bütün translar birbirlerini tanıyorlardı zaten. Baskı ve şiddetten ötürü translar sürekli yer değiştirmek durumunda kalıyorlardı. Ankara’dan İstanbul’a giden biri çevre oluşturuyor, bu iki kentteki arkadaşları sürekli birbirlerine arka çıkıyor. Sürekli diyalog halindesin çünkü arkadaşlarının can güvenliğini sağlamaya çalışıyorsun. Başka bir alternatif yok.

    Liseden sonraki öğreniminizi nasıl sürdürdünüz?

    Ben İstanbul’da çalışırken de işin farkındaydım. Eğitim translar arasında hiç yok. İstanbul’da 2 sene seks işçiliği yaptıktan sonra bu işi sürdürmek istemediğime karar verdim. Okumak istediğimi de biliyordum ve üniversite sınavına girdim ve Atatürk Üniversitesi’ni kazandım. O zaman eğitim fakültesi Erzincan’daydı. Gitmeye karar vermem çok zor oldu. Nasıl gidecektim? Seks işçisiyim, transım, ailemden ayrılmışım. Her şeye rağmen Erzincan’a gidip öğretmenlik okumaya karar verdim. Saçlarımı kısacık kestirip kılık değiştirdim. Tekrar karşı bedene girdim yani. Kılık değiştirdim ama böyle şeyler bir transta çok eğreti duruyor. Toplumun, medyanın da bunu bilmesi lazım; biz eşcinsel değiliz, transseksüeliz. Bizim kimliğimiz bu. Erkek eşcinsellerde erkeksi tavırlar eğreti durmuyor, dilerlerse kendilerini gizleyebiliyorlar. Ama translarda durum böyle değil. Erkeksi olmaya çalışsanız dahi kimliğiniz belli olur. Erzincan da zaten küçücük bir yer; bütün okul, bütün kent sizin trans kimliğinizi biliyor. İtiraf etmenize gerek yok, transların alnında yazıyor zaten.

    Erzincan’da okuldakilerle ve kentlilerle ilişkiniz nasıldı?

    Şöyle anlatayım; okuldaki kantin tıka basa dolu olsa bile kimse benim oturduğum masaya yaklaşmazdı. Çünkü onlara göre benim masam kötü bir yerdi. Ben de, “Yerim her zaman hazır” diye dalga geçiyordum bu durumla. Kimliğimi ne kadar saklamaya kalksam da anlaşıldığını fark edince dilediğim gibi giyinmeye karar verdim. Erzincan gibi bir yerde yırtık pantolonla geziyordum, küpe takıyordum. Artık bıkmışlardı benden, “Biz dövmekten bıktık, sen dayak yemekten bıkmadın” diyorlardı. Bir süre sonra uğraşmayı bıraktılar. Ülkücü hocalar da düşmandı bana. Bir tanesi beni her gördüğünde, “Seninle konuşmamız lazım” deyip odasına çağırırdı. Her gidişimde içeriye giremeden kapıyı suratıma kapatıyordu, bundan da büyük bir keyif alıyordu. En azından haftada bir kere yaşanıyordu bu, ben de hiç bıkmadan gidiyordum yanına. Bir gün, “Ben çağırıp suratına kapıyı kapatıyorum, sen de her seferinde geliyorsun peşimden” dedi. Ben de, “Belki bir gün konuşursunuz diye geliyorum” dedim. Ben onları bıktırdım yani. Her şeyi bırakıp okumaya gelmişim, sonuna kadar götürmeye kararlıydım.

    İkinci sınıfın sonunda not ortalamam da iyi olduğu için Ankara Gazi Üniversitesi’ne geçiş yaptım. Erzincan’da da çok farklı değildi ama Gazi’de ülkücülerle daha sık karşı karşıya geldim.


    Gazi Üniversitesi’nde baskı ve şiddet arttı mı?

    Gazi’ye gelince her şeye sıfırdan başlamak zorunda kaldım. Gazideki şiddet çok başkaydı elbette ama her iki okulda da benzer şeyleri yaşadım, toplumun iki yüzlülüğüne Ankara’da da, Erzincan’da da şahit oldum. Toplum Bülent Ersoy’u alkışlarken diğer transları taşlıyor, öldürüyor. Üniversitede de bunu çok açık görüyorsunuz; topluca hareket ettiklerinde ülkücü gruplar önünüzü keserler, laf atarlar, döverler. Ama tek başlarınayken eline bir şişe şarap alıp evine gelir gizlice senle buluşmak isterler. Cinsel isteklerine karşılık verirsen seni olabildiğince görmezden gelirler. Kullanabileceğin tek koz bedenin. Bunu da o zaman anladım; translara bedenlerinden başka şey bırakmıyorlar. Bedenini onların istediği biçimde kullanırsan seni rahat bırakıyorlar, en azından yok sayıyorlar. Yok sayılmak demek, üniversitede rahatlık demek. Bir yandan kötü bir şey ama fiziksel şiddete uğramaktan, ayrımcılığa maruz kalmaktansa yok sayılmayı kabul ediyor insan.

    Öğretmenlik mesleğini yapmaya nasıl başladınız? Öğreniminiz sırasında karşılaştığınız baskıları meslekte de yaşadınız mı?

    Mezun olduktan sonra evraklarımı götürdüm ve atamam yapıldı. 2 sene Antakya’da, 2 sene de Muş’ta öğretmenlik yaptım. Hatay’da rahattım. Muş’ta biraz daha muhafazakarlığın da etkisiyle çeşitli sıkıntılar yaşadım.

    Cinsiyet kimliğinizi gizleyerek mi çalıştınız?

    Ben cinsiyet kimliğimi çok saklayan biri değilim. Hatay’daki öğretmen arkadaşlarımın çoğu cinsiyet kimliğimi biliyorlardı. Zaten trans olduğunuz için ne kadar saklarsanız saklayın bir yerden açık veriyorsunuz. Sigara tutuşunuzdan bacak bacak üstüne atışınıza kadar farklısınız, hep hakkınızda dedikodu yapılıyor yani. Durum böyle olunca ben de hep kimliğimi kabul edebilecek kişilerle arkadaşlık kurdum. Hatay’da sorun yaşamadım ama Muş’ta görev yaparken dedikodular İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne kadar ulaşınca hakkımda 68 tane soruşturma açıldı. Biri bitmeden öbürünü açıyorlardı; kılık kıyafetten, ahlaka aykırı davranıştan, farklı farklı gerekçelerle sürekli ceza kesiyorlardı. O zaman Eğitim-Sen yeni yeni etkinlik kazanıyordu. Cinsiyet kimliğim yüzünden uğradığım ayrımcılık hakkında Eğitim-Sen’e başvurdum. Kendi aralarında tartışmışlar ve onlar da beni genel ahlaka aykırı bulup kurumla ilişiğimi kestiler. Sendika o zamanlar erkek egemen bir yapıdaydı zaten. Seneler sonra seks işçiliği konulu bir panelde, Eğitim-Sen başkanıyla konuşmacı olarak buluştuk. Zamanında cinsiyet kimliğinden ötürü sendikadan atılmış bir öğretmen olarak sendikanın yeni yaklaşımından duyduğum mutluluğu belirtmiştim. Velhasıl, Eğitim-Sen o zamanlar şimdiki gibi olmadığı için onlardan da destek göremedim.

    Muş’ta merkeze 170 kilometre uzaklıktaki bir köyde öğretmenlik yapıyordum. Soruşturmalar başladıktan bir süre sonra görev yerimi değiştirmeye başladılar. Beni geçici görevlendirmeyle haftada bir farklı bir köye gönderiyorlardı. Başka baskılar da görüyordum. Kürt vatandaşlarla ve HADEP’le de aram iyiydi, bunun üzerine adımı “PKK’lı hoca”ya çıkardılar. Milli Eğitim Müdürü beni sürgünle tehdit ettiğinde merkeze 170 km uzakta bir dağ köyündeydim. İşin garibi mutluydum da orada! “Sürgünle tehdit ediyorsunuz ama beni buradan başka nereye süreceksiniz ki!” dedim. İran’a mı süreceklerdi acaba? Çok sabrettim. 1998’e dek çok mücadele ettim ama 1999’da istifa ettim. Döneceğim yerin seks işçiliği olduğunu bildiğim için çok denedim ama en sonunda işkenceye dönüştü. Ağlayarak istifa ettim; işimi de, görev yerimi de çok seviyordum.

    Yıldırma politikası sizi kamu hizmetinde barındırmadı yani.

    Bu anlattıklarımla kim kalabilirdi ki kamu hizmetinde? Gidecek yer, yaşam alanı bırakmadılar bana. Bütün bunlar olurken bir yandan da kendi bedenimle uğraşıyordum. Aynaya baktığımda bedenimi mutsuz buluyordum. Ben kadınım ve saç uzatmak istiyorum, oje sürmek istiyorum ama bunları yapamıyorum. Yaşadığım en büyük travma, şiddet buydu. İstifa ettikten bir hafta sonra Ankara’da yaşadıklarımı hiç unutamıyorum. Ankara’da önce trans arkadaşlarımın yanında kaldım. Ama bir şekilde çalışmak zorundasınız. Giyindim süslendim püslendim, peruk takıp caddeye çıktım. İki saat boyunca orada ağladım. Ne müşteri bulabildim, ne de polis alabildi beni. İki saat orada olduğum yerde ağladım. Bu şiddeti ben hiçbir zaman unutamam. Çünkü beni oraya düşürdüler. O gözle bakıyordum o zaman. Şimdi çok “düşmüş” gibi hissetmiyorum kendimi ama birden o hayattan öbürüne girince…

    Biz seks işçiliğine “işçilik” diyoruz ama zorunlu seks işçiliği diye bir şey var. Transların bir çoğu zorunlu seks işçileri çünkü başka alternatifleri yok. Başka bir meslek yapmalarına izin verilmiyor. Şu anda temas ettiğim herkese, “Okuyun, üniversite bitirin” diyorum ama inanın tabanı yok, yasalarla güvence altına alınmıyorsun, desteklenmiyorsun, sürekli aşağılanıyorsun. Şu anda devlete desem ki ben öğretmen olacağım, davalar açsam ve kazansam. O da beni bir köye verse, o köylüye transın ne olduğunu öğretmeden beni oraya gönderirsen güvenliğimi riske etmiş olursun.

    Trans bireylerin kamuda istihdamı için neler gerekli?

    Translar kamuda olacaklarsa bunun yasal altyapısı oluşturulmalı önce. En başta eğitim sisteminde değişiklikler şart. Eğitim sadece çift cinsiyetli öğütler,”kutsal aile yapısı” diye kadın, erkek ve çocuğu işaret eder, diğer cinsel ilişkileri sapıklık diye öğretirse translar kamuda istihdam edilse ne olur? Öncelikle bu çift cinsiyetli eğitimi değiştirmek zorundasın. Türkiye sözde laik bir ülke ama yine de belirli mehzeplerin egemenliği var. Benim öğrettiğim din derslerinde “dört hak mezhep” diye geçerdi ve Alevilik bunun içinde yoktu. Biri hak, biri değil diye öğretiliyor. Ben de öyle öğretmek zorunda kaldım. Bunlar varken nasıl eşitlik sağlayabilirsin? Bunları öğrettiğin; kutsal aile biçimi, heteroseksizm ve militarizmle yoğurduğun çocuklar bugün polis, doktor, hakim savcı oldular. Bunların karşısına bir trans birey gittiği zaman nasıl davranırlar siz düşünün. Hakim bana istediği hakareti edebiliyor çünkü anayasal dayanağı var, kültür ve eğitim onun yanında. Bugün bu devletin büyüttüğü psikolog, psikiyatrist, “Eşcinsellik hastalıktır, tedavi edilebilir” diyor. Nasıl bir eğitimden geçirdik ki bu adamı psikiyatrist olmasına rağmen bunu söyleyebiliyor?

    Kamuda hala trans bireyler kendilerini gizleme pahasına mı çalışıyorlar? Pembe Hayat’a bu konuda başvurular geliyor mu?

    Türkiye’de bu konuda süregelen bir kaç dava var. 5’e yakın kendi kimliklerini açıklayıp öğretmenlik yapan trans var. Doktor var. Böyle bir kaç örneğimiz var. Transların seks işçiliği dışında alanlarda çalışabilmesini sağlamaya çalışıyoruz. Kamuda çalışmaya başlayabilmek için transların zaten en baştan dava açmaları gerekiyor. Her gün televizyonda polis şiddetini izliyoruz. Kimi karakolda kadın dövüyor, kimi trafikte dayak atıyor. Polisler hakkında çoğunlukla soruşturma açılmıyor, açılan soruşturmalar da göstermelik. Bir yandan da eşcinsel olduğu tespit edilen 10’dan fazla polis de meslekten atılıyor. Demek ki Türkiye’de işkence suç değil ama eşcinsellik suç.

    Seks işçiliği suç olmamasına karşın Kabahatler Kanunu’nun uygulamaları ve poliste performans sistemi gibi kurumsallaşmış önlemler fiilen seks işçilerini suçlu durumuna düşürüyor. Kağıt üzerinde serbest olan seks işçiliğine yönelen bu ihlaller nasıl işliyor?

    İstanbul’da polis karakollarında suçluların yakalanması halinde alınacak bonuslar yazıyor. Performansa göre puan, ikramiye veya terfi alıyorlar. Bu puanlama cetvelinde gasp var, çete var, terör var, her şey var. Bir de “malum şahıs, bilinen şahıs” ibaresi var. Yani onların deyimiyle “travesti.”Türkiye’nin de imza koyduğu uluslararası kanunlara göre transseksüel olmak, seks işçisi olmak zaten suç değil. Bunları suçmuş gibi değerlendirirsen bir de yakalayanlara puan verirsen otomatikman insan hakları ihlali yapmış olursunuz. Medya da bunu yapıyor; fuhuş baskınları diye haberler yayınlıyorlar. Fuhuş suç değil, suç olmayan şeyin baskını niye yapılır, basında bu niye yer alır?


    Bu haberleri yayınlamak da bir başka ihlal. O eve giren polis suçludur asıl. Fuhuş yapıyorsam yaparım, suç değil ki! Bana nasıl ceza yazarsın? Kabahatler Kanunu adı altında fuhuş yapanlara sürekli ceza yazılıyor. Puan kazanabilmek için transı görür görmez ceza yazıyor polis. Bir ayda bir kişiye yüzlerce ceza yazıyorlar. 2 saat seks işçiliği yapıyorsa, bu cezaları ödemek için 4 saat çalışması gerekecek. O zaman devlet kendi eliyle fuhşu teşvik ediyor, “Daha çok çalış, devlete para öde” diyor. Bizim vergi ödemediğimizi söylüyorlar. Biz de, “Seks işçiliğini kayıt altına alın, hem seks işçileri yer altından kurtulsun, insan ticareti mağduru olmasın, hem de madem ki vergilendirmiş kazanç kutsal, biz de kutsal olalım” diyoruz, ne diyelim başka? Ceza yazdıklarında bazen çıkıyorum caddeye, polis gelip “Daha yeni ceza yazdık, hala akıllanmadın mı” diye soruyor. Ben de ceza makbuzunu gösterip, “Bakın vergimi verdim, vergilendirilmiş kazanç kutsaldır. Çalışabilirim” diyorum.


    Yalnızca Antalya’da 6 ayda translardan tahsil edilen ceza miktarı 246 bin lira. Bunu rant haline getirdiler ve transları sömürüyorlar. Bu sadece Antalya’daki bir avuç transtan 6 ayda alınan para. Tüm Türkiye’de yaşanan kabusu siz düşünün. Bir arkadaşımızın sadece dışarıya çıktığı için kesilmiş cezalar yüzünden 40 bin lira borcu var. Tek başına gezerken görüp ceza yazıyorlar. Tek başına nasıl fuhuş yapılır? Hem suç değil, gerçekten suç olsa bile bunun suç üstü yapılması lazım dersin ama tek başına yürüyen kişi.

    Devlet hem transları emek piyasalarından dışlıyor, hem de seks işçiliği konusunda düzenleme yapmaya yanaşmıyor. Çözüm ne?

    Türkiye’de fuhuş suç değil. Ama fiiliyata baktığımızda Kabahatler Kanunu, fuhuş baskınları karşımıza çıkıyor. Bundan 3-4 sene önce, şimdi CHP milletvekili olan Sinan Aygün Ankara Ticaret Odası’nın başındaydı. Televizyonda translarla dalga geçerek, “Bunca namuslu üniversite mezunu genç kızımız dururken onlara mı iş vereceğiz?” diyen bir ATO Başkanımız vardı. Translar bu şekilde nasıl istihdam edilecek? Madem bunları yapıyorsunuz, en azından seks işçiliği alanında sıkıştırmayın transları. Zaten transları gece hayatına, arka sokaklara, kayıt dışı çalışmaya iten sistemin kendisi. Niçin şimdi bir de bunu bozmaya kalkıyor? Bize, “Bu alan sizin, gidin ama sesinizi çıkartmayın. Burada öldürülün, burada yaralanın ama eylem yapmayın. Susun, görünmeyin, yok olun, kaybolun” diyor. Eylem yaptığımızda, “Bu düzen böyle gitmez” dediğimiz noktada ise polis baskınlarıyla, Kabahatler Kanunu’yla, işkencelerle karşılaşıyoruz. Devlet bize “sesini kes” diyor. Ya seks işçiliğini düzenleyecekler ya da transların başka iş kollarında istihdam edilmesini sağlayacaklar. Hiçbirini yapmamaları bizi ölüme terk etmeleri anlamına gelir.


    Röportaj: Doğu Eroğlu

    Kadim Pagan inanışlar insanlığın anaerkil dönemlerinde şekil almaya başlamıştır. Bu Pagan toplumlarda Ana Tanrıça inanışı hakimdi ve Ana Tanrıça, tüm Tanrılar’ın ve Tanrıçalar’ın annesi, evrenin sahibesi ve ruhların kraliçesi diye anılırdı. En eski Ana Tanrıça arketipleri ise çift cinsiyetliydi. Bu kozmik dengeyi kendinde barındırdığını ve hem eril hem dişil üzerinde bilgelik sahibi olduğunu ifade ediyordu.


    Antik Anadolu’da bunun en eski örneği olan Kibele mitini görüyoruz. Kibele bir Ana Tanrıçadır ve Gılgamış Destanı‘na göre çift cinsiyetlidir; hem vajinaya hem penise sahiptir. Ancak kendisi penisinden bağımsız olarak kadın bir İlahtır. O zamanın Pagan anlayışında cinsiyet, cinsel organlardan bir nevi soyutlanmış durumdaydı. Daha sonra sevgilisi Attis‘in ihanetinden sonra kendini hadım etmiştir ve salt kadın organına sahip olmuştur (Bu hikâyenin farklı bir versiyonunda kendini hadım eden Attis’in kendisi).


    Bu inanıştan yola çıkarak Kibele rahipleri her yıl Ana Tanrıça’nın adına düzenlenen festivallerde; trans durumuna geçerek, o aşkınlık esnasında penislerini keserek, kendi kendilerini hadım ederek, Ana Tanrıça’ya adanırlardı. Bu erkeklikten vazgeçiş ve dişiliğe geçiş anlamına geliyordu. Antik Sümer‘de ise interseksler dahil eşcinseller ve transların da çift ruh taşıdığı için kutsal kabul edilir.


    Bunun kökeni de Aşuşunamir isimli çift cinsiyetli ve Tanrıçalar’ın dahi çekiciliğine dayanamadığı bir varlığın İştar‘ı, Ereşkigal’den çaldığı yaşam suyu ile hayata geri döndürmesine dayanır. Kendisinin öldürdüğü İştar’ı hayata döndüren yer altı Tanrıçası Aşuşunamir’i kendini ve onun soyunu çağlar boyu sürecek toplumdan dışlanma ile lanetler. İştar bu duruma çok üzülür ama kardeşi Ereşkigal’in lanetini bozamayacağını ama ona ve soyuna çağlar boyu eğer yakarılırsa yardım edeceği sözünü verir.


    Bunun inanışın Sümer’de ki uzantısı olarak kutsal fahişelik hem erkek hem kadınların yaptığı bir tapınma biçimi olmuştu. Sümer halkı şöyle derdi şimdinin ötekilerine:”Erkek olan kadınlar, kadın olan erkekler, önünden geçer, sana selam, der.”


    Hindu Şaktizm Mezhebi ise Pagan bir inanıştır ve anaerkildir. Yok edip tekrar yaratan Tanrı Shiva‘nın bir yaşamında erkek diğer yaşamında kadın olduğuna inanıldığı için yüzünün bir tarafı kadın, bir tarafı erkek şeklinde resmedilmiştir bazı resimlerde.


    Shiva’ya en çok saygı gösteren ve seven kesim ise hâlâ günümüzde varlığını devam ettiren Hindistan’ın üçüncü cinsiyeti olan Hijralardır. Hijralar günümüz Hinduizmin’de dahi saygı görür ve bereket Tanrıçası’nın kutsama gücüne sahip olduğunu ve bunu alkışlayarak bahşettiğine inandığı için düğünlere özellikle davet edilirler.


    Mitolojiden çıkıp bugünün kadim inanışlarını sürdüren topluluklara gelirsek, şu an modern Pagan inanışlar giderek dünyada ekoloji bilincinin de etkisiyle artmakta ve LGBTİ direk bu oluşumlarda eşit özne olarak yer almakta. Eşcinsel çiftler handfasting (el bağlama) ritüeli ile neo-Paganizmin içerisinde evlenebiliyor.


    Mitolojide LGBTİ’nin yeri daha genişçe anlatılabilir; Olimpos’un hâkimi biseksüel Zeus’tan tutunda güzeller güzeli Tanrıça ve Haberci Hermes’in evladı Hermaphroditus’a kadar. Asıl yakalamamız gereken nokta, toplumlar anaerkil Pagan dinleri sonrası baba Tanrıcı inançlara geçişiyle LGBTİ nefretinin hangi dayanaklarla çıktığı sorusu ve neden örgütlü dinlerin ve sanayi devriminin ortak ”daha fazla nüfus/üreme” hedefinin en başta şimdinin ötekilerini vurması olmalı.


    Yaşama Uğraşı

    LGBTİ (Lezbiyen, Gay, Biseksüel, Trans, İnterseks) bireyler, pek çok toplumda cinsel yönelimlerinden ötürü önyargı ve ayrımcılığın hedefinde yer almakta, toplum tarafından dışlanma, damgalanma sözel, fiziksel, ekonomik ve cinsel olarak saldırıya maruz kalma ve cinsel yönelimlerini açıklayamama gibi pek çok sosyal ve psikolojik sorunla karşı karşıya kalmaktadır. Cinsel yönelimlerinin çoğunluğunkinden farklılığının farkına varmak ve bu durumu rahatça ifade edememek, LGBTİ çocuk ve adolesanlarda madde kullanımı, yeme bozuklukları, anksiyete, depresyon, kendine zarar verme davranışları, intihar girişimi gibi pek çok psikiyatrik sorunun heteroseksüel gençlerde olduğundan daha yaygın görülmesine neden olmaktadır.


    Kendini LGBTİ olarak ifade etme yaşı


    Ailelerin, sağlık bakım profesyonellerinin ve toplumun LGBTİ adolesanlara yönelik birçok basmakalıp yargıları vardır. En sık karşılaşılan yargılardan birisi, çocukluk ve adolesan dönemde sergilenen LGBTİ davranışların erişkinlik döneminde kaybolacağı düşüncesidir. Aileler bu durumun sadece adolesan dönemde yaşanılan bir geçiş evresi olduğu kanısındadır ve çocuklarının LGBTİ arkadaşları olduğu, eşcinsellik hakkında bir şeyler okuduğu, filmlerden ya da duyduklarından etkilendiğinden dolayı böyle davranışlar sergileyebileceklerini düşünmektedirler. Bilimsel çalışmalar bu yargıların doğru olmadığı yönündedir. LGBTİ adolesanlarla ABD’de yapılan bir araştırmada, LGBTİ bireylerin ilk kez hemcinslerine ilgi duyma durumunun 10’lu yaşlarda başladığını, hatta bazılarında bu yaşın 7–9 olduğu belirtilmiştir. Bu çalışmada, bireylerin kendilerini tam olarak LGBTİ olarak tanımlama yaşının ortalama 13,4 olduğu ve ancak bir yıl sonra ailelerinin durumlarından haberdar olduğu sonucu bildirilmiştir (9). Benzer şekilde, Zway ve Boonzaier’in (2015) lezbiyen adolesanlarla yaptığı kalitatif nitelikteki çalışmada; LGBTİ adolesanların kendilerini hep “erkek fatma”, “erkek gibi kız” olarak ifade ettikleri; araba oyunu, futbol gibi erkek çocuk oyuncakları ile oynadıkları; erkek kıyafeti giydiklerini hatırladıkları belirtilmiştir. Bu çalışma sonuçları, adolesan dönemde görülen eşcinsel yönelimlerin geçici bir durum olmadığı konusunda uyarıda bulunmaktadır.


    Ailelerin tepkileri ve çocuklar üzerindeki etkisi

    Birçok çalışmada, ailesinde LGBTİ çocuk ve adolesan olan ebeveynlerin, çocuklarının cinsel yönelimlerine negatif tutumlar sergiledikleri belirtilmektedir (11,12). Amerika’da yapılan Aile Kabul Projesi Araştırması’nda (2009); ailelerin sıklıkla çocukları ile çatışma yaşadıkları, onlara kısıtlamalar getirdikleri, çocuklarının çevresindeki bireyler tarafında kötüye kullanılabileceği endişesi yaşadıkları belirlenmiştir. Ailelerin pek çoğu, çocuklarının ancak heteroseksüel arkadaşlara sahip olup, onlara uyum sağladıklarında hayata devam edebileceklerine inanmaktadır (9). LGBTİ bireylerle yapılan pek çok çalışmada, depresyon ve intihar (13–15), nikotin, alkol, madde kullanımı (14,15) alkol veya madde etkisi altında seks yapma (16), anksiyete bozukluğu (14), şizofreni/psikotik bozukluklar (14), yeme bozukluğu (17), PTSD (18) gibi pek çok mental sorun, heteroseksüel bireylerde olduğundan daha yüksek oranda bulunmuştur.


    Okullarda LGBTİ olmak


    ABD’deki 3224 okulda, yaşları 13–18 olan adolesanlarla yapılan bir çalışmada, her on LGBTİ adolesandan sekizinin (n=8,584) cinsel yönelimleri ile ilgili olarak akranlarının kendilerini dışladıkları; dalga geçtikleri; arkalarından “homo”, “gay” diye bağırdıkları; bunların aslında kötü bir şey olmadığı ama canlarını acıtmak için söylenildiğini bildikleri bildirilmiştir. Akran zorbalığının yanında okul personelinden de cinsel yönelimleri ile ilgili olumsuz tutumlara maruz kaldıkları sonucu bulunmuştur. Bu yüzden, LGBTİ adolesanların okullarda kendilerini güvende hissetmedikleri, tuvalet, laboratuvar gibi kilitlenen odalara girmekten kaçındıkları, devamsızlık sürelerinin arkadaşlarına göre daha fazla olduğu, okul başarılarının da bu durumdan etkilendiği bildirilmektedir (19). Eğitim yaşamına ilişkin risklerden en önemlisi okulu bırakmadır. Özellikle “gay” ergenler, heteroseksüel yaşıtlarından daha sıklıkla eğitimlerini bırakma eğiliminde olabilmektedirler (20).


    LGBTİ adolesan ve ailesi ile çalışan klinisyenlere öneriler

    • LGBTİ adolesan ve ailesine ulaşabilecekleri toplumsal ve online kaynaklar tanıtılmalı.
    • LGBTİ kaynaklarına ve gruplarına nasıl ve nereden ulaşabileceği açıklanmalı.
    • Ailelere LGBTİ çocuklarını desteklemek ve bakım vermek için yeni roller kazanmasında nasıl yardımcı olabilecekleri öğretilmeli.
    • LGBTİ adolesanlara ailelerinin cinsel yönelimlerine ait nasıl tepkiler verdiği sorulmalı.
    • Aile reddi ve riskli sağlık davranışları değerlendirilmeli.
    • Ailelere çocuklarının cinsel yönelimlerine karşı negatif tutum sergilemenin, onların fiziksel ve ruhsal sağlıklarını olumsuz yönde etkileyebileceği vurgulanmalı (madde kullanımından intihara kadar giden geniş bir yelpazede).
    • LGBTİ bireylerin büyüme ve gelişimi takip edilmeli.
    • LGBTİ bireyleri damgalamaktan kaçınılmalı; bireyler kendi cinsel yönelimlerini nasıl ifade ediyor ise onlara o şekilde hitap edilmeli ve gereksiz yüzleştirmeler yapılmamalı.
    • Eğitim ve aile danışmanlığı yaparak, LGBTİ adolesan ve ailelerinin düzenli takibi yapılmalı (5,9,21).


    LGBTİ adolesana sahip ailelere öneriler


    • Aileler, kendi mutlulukları için önemli bir nedeni kaybetmemek ve çocuklarının sağlıklı bir erişkin yaşama geçişini kolaylaştırmak adına, çocuklarının LGBTİ kimliği kabul etmelidir. Çocuğu kabulden önce ise, aileler bir LGBTİ ebeveyni olmayı kabul etmek zorundadır ve bu konuda yardım almaları gerekebilir.
    • Aile çocuk ile LGBTİ kimliği üzerine mutlaka konuşmalıdır. Çocuklarının cinsel yönelim ya da kimliklerinin farklı olduklarını öğrendiklerinde yaşadıkları güçlükler ve kabul süreçleri, durumu öğrenen aile bireyleri tarafından da yaşanmaktadır. O yüzden, ani tepkiler vermek yerine, gerekirse bir uzmana danışarak ya da ilgili dernek ve kuruluşlardan destek alarak çocuk ile bu konunun nasıl konuşulacağı konusunda bilgi edinilmeli ve sonrasında konuşulmalıdır.
    • Çocuk ile bu konunun konuşulması esnasındaki tutum sakin, şefkatli ve samimiyet içeren bir tonda olmalı, ret edici tutumların çocuğu ebeveynlerden uzaklaştırabileceği unutulmamalıdır.
    • Çocuk LGBTİ kimliğinden dolayı olumsuz davranışlara maruz kaldığında korumalı, savunulmalı ve yanında olunmalıdır. Sıcak ve kabullenici aile tutumlarının çocuk için en güvenilir kaynak olduğu unutulmamalıdır.
    • Hem ailenin hem de çocukların LGBTİ dernekleri ile bağlantı kurması çok önemlidir. Ruh sağlığı profesyonellerinden alabilecekleri destek yanında benzer güçlükler yaşamış aileler ve çocuklarla bir araya gelinmesi, kendilerini ifade etmeleri, diğer aile ve çocuklardan çözüm önerileri duymaları önemli katkı sağlayabilir.
    • Rol model olabilecek bir LGBTİ erişkin ile bağlantıya geçmesi sağlanarak, çocuğun olası sorunları ve çözüm önerilerini görmesi sağlanabilir.
    • Çocuğun LGBTİ kimliğinin kabul göstergesi olarak, arkadaşları ve partnerleri eve kabul edilerek, aile aktiviteleri ve davetlere katılımı sağlanabilir.
    • Çocuğun ileride mutlu bir LGBTİ erişkin olarak yaşayabileceği inancı sağlam tutulmalıdır (19,22).


    Yapılmaması gerekenler


    Yapılması gerekenlerin yanında, aslında çocuğun ailesinden uzaklaşması ve LGBTİ kimliği nedeniyle başkalarınca istismarına davetiye çıkaracak olumsuz ebeveyn tutumlarından uzak durulmaya dikkat edilmelidir. Bu gibi tutumlar, çocuğa zarar vermenin yanında, ebeveynlerin kendi mutsuzluğu için de bir neden olabilir. Bu yüzden;

    • LGBTİ kimliğinden dolayı çocuğa şiddet uygulanmamalı,
    • Sözel aşağılama, lakap takma gibi davranışlarda bulunmamalı,
    • Aile aktivitelerinden LGBTİ çocuğu uzak tutmamalı,
    • Çocuğun diğer LGBTİ bireylere, oluşumlara ve aktivitelere erişimini kısıtlamamalı,
    • Çocuk LGBTİ kimliğinden dolayı ayrımcılığa uğradığında, onu ayıplamamalı, kınamamalı ve suçlamamalı,
    • Çocuk daha fazla/az maskulen ya da feminen davranmaya zorlanmamalı,
    • Cinsel yöneliminden dolayı ahlaki ve dini baskılar yapılmamalı,
    • Çocuğundan utanç duyulduğu ve aileyi rezil ettiği söylenmemeli,
    • Çocuk cinsel yönelimini değiştirmesi adına psikolojik tedaviye zorlanmamalı,
    • Çocuk LGBTİ kimliğini saklaması ve bunun üzerine konuşmaması yönünde zorlanmamalı (14).

    Sonuç


    Uluslararası yayınlarda, LGBTİ bireylere yönelik sorunlara, yaygınlık oranları veren çalışmalara yer verilirken, ülkemizde LGBTİ bireyler göz ardı edilmektedir. Ebeveynlerin, öğretmenlerin ve sağlık çalışanlarının LGBTİ adolesan bireye destek sağlayabilmek için cinsel yönelim ve cinsiyet kimlik konularında doğru bilgiler ile donanması gerekmektedir. Ayrıca, heteroseksüel bireyler tarafından bu azınlık grupların tanınması, farkındalığın arttırılması, ayrımcılığı önleyici ve kabule yönelik davranışların kazandırılması için, okullarda müfredat derslerine LGBTİ hakkında konular eklenmesi önerilmektedir.


    2016


    Nur Elçin Boyacıoğlu, Araş. Gör. Dr.
    Hüsniye Dinç, Araş. Gör. Dr.
    Neslihan Keser Özcan, Doç. Dr.

    Acıbadem Üniversitesi Sağlık Bilimleri Dergisi




    Cinsel Kimlik bireyin kendi bedenini ve benliğini belli bir cinsiyet içinde algılaması, kabullenmesidir. Cinsel yönelim bireyin istek, duygu ve davranışlarının belli bir cinsiyete çekimi iken, cinsel rol kişinin cinsel açıdan davranışlarının toplumsal görünümü olarak tanımlanabilir (Öztürk ve Uluşahin 2008). Cinsel bozukluklar; cinsel yanıt döngüsünde görülen bozulmalar ve cinsel ağrı bozukluklarını içeren cinsel işlev bozuklukları, cinsel nesne sapmaları yani parafililer ve cinsel kimlik bozuklukları olarak üç grupta incelenir (Gabbard 2009). Bu bozukluklardan cinsel işlev bozuklukları sıklıkla görülürken, cinsel kimlik bozuklukları ve parafililer nadir görülen durumlardır.


    Karşı cinse ilişkin rol davranışı 3-5 yaşlarında başlar ve ergenlik döneminde kişilik özelliği halini alır (Bradley ve Zucker 1997). Kişinin kendisini karşı cinsiyette algılaması, biyolojik cinsiyeti ile ilişkili özelliklerden aşırı rahatsızlık duyması, bunları gizleme çabası içerisinde olması ve karşı cinsin birincil ve ikincil cinsiyet özelliklerine sahip olmak istemesi ile karakterize cinsel kimlik sapması cinsel kimlik bozukluğu, günümüzde yaygın şekilde kullanımı ile transseksüalite olarak isimlendirilmektedir (Öztürk ve Uluşahin 2008, Sadock ve Sadock 2008). Transseksüeller, biyolojik cinsiyetlerini değiştirmek ve karşı cinsin anatomik özelliklerine sahip olmak için hormon tedavisi ve cerrahi girişimler gibi biyolojik tedaviler için yoğun istek duyar ve bu tedavilere ulaşmak için girişimlerde bulunurlar. Çocukluk yıllarından itibaren başlayan bu bozukluk başka psikopatolojilere eşlik edebileceği gibi, kişinin yaşamını pek çok alanda kısıtlamayacak düzeyde sınırlı da olabilir (Sadock ve Sadock 2008). Transseksüalite nadir görülse de, gerek toplumsal ve ruhsal gerekse de hukuki sonuçları nedeniyle dikkatle ele alınmalıdır. Bu yazıda; transseksüalite tarihçesi, epidemiyolojisi, etiyolojisi, transseksüalitede psikiyatrik değerlendirme, tedavi yaklaşımları, hukuki süreç ve cinsel kimlik değişiminin hukuki sonuçları tartışılmıştır.


    Tarihçe


    Transseksüalitenin tarihi insanlık tarihi kadar eski olabilir ve cinsiyet değiştirme kavramı antik çağlardan beri bilinmektedir (Sungur ve Yalnız 1999). Transseksüalitenin klinik tanımlaması 1894 yılında Richard von Kraft-Ebing tarafından yapılmıştır (Köroğlu ve Güleç 2007). Yirminci yüzyılın başlarına kadar transseksüalizm ve transvestizm arasındaki ayırım yapılamamış, bunlar tek bir kavram olarak ele alınmıştır. Daha sonra cinsiyet değişimine ilişkin tıbbi olanakların doğmasıyla bu alandaki bilgiler ve araştırmalar artmıştır.


    Alman doktor Magnus Hirschfeld, 1910 yılında ara sıra veya düzenli olarak karşı cinsiyetin kılığına giren insanlar için, tranvestilik, bedensel anlamda da kendini diğer cinsiyete uydurmaya çalışan bireyler için ise 1923 yılında “ruhsal transseksüellik” kavramını kullanmıştır. Ancak transseksüelliği, transvestizme gösterilen yoğun bir eğilim olarak nitelendirmiştir. Transseksüalizm sözcüğü ise bugünkü anlamıyla endokrinolog Harry Benjamin tarafından kullanılmıştır (Beemyn 2013). İlk cinsel kimlik kliniği de John Hopkins Üniversitesi’nde Harry Benjamin tarafından 1966 yılında kurulmuştur (Beemyn 2013). 1950’li yıllarda, Amerika’da transseksüellere hormon tedavisi uygulanabilmekteydi. İlk cinsiyet değiştirme ameliyatı ise 1952 yılında “George” isimli bir hastaya yapılmış, “Christine” ismini alan bu hastaya atfen bu ameliyatlar "Christine ameliyatı" olarak anılmıştır. Cinsel kimlik bozuklukları 1980 yılında DSM-III (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders-Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı) ile ilk kez bir tanı ve sınıflandırma sisteminde yer almıştır (APA 1980). DSM-IV’te transseksüellik

    kavramı yerini cinsel kimlik bozukluğuna bırakmış, DSM-5’te bu durum cinsiyet disforisi adı altında incelenmiştir (APA 2000, APA 2013). Dünya Sağlık Örgütü’nün Uluslararası Hastalık Sınıflama Sistemi ICD-10’da ise cinsel kimlik bozuklukları başlığı altında F64.0 koduyla transseksüalizm olarak ele alınmıştır (Çuhadaroğlu ve ark. 1993).


    Epidemiyoloji


    Transseksüalitenin yaygınlığına ilişkin epidemiyolojik veriler kısıtlıdır ve mevcut veriler daha çok cerrahi girişim ya da hormon tedavisi için başvuran bireylerden elde edilmektedir. Erkekler için 1/11900-1/45000, kadınlar içinse 1/30400 1/200000 aralığında oranlar bildirilmiştir (Coleman ve ark. 2012). Yaygınlık oranları farklılık göstermektedir ve bu durum kültürel nedenler, farklı araştırma yöntemleri ve örneklem gruplarının heterojenitesi ile açıklanmıştır. Bildirilen oranlara bakılarak transseksüalitenin erkeklerde kadınlara göre 3-4 kat daha sık görüldüğü söylenebilir. Çocukluk çağında karşıt cinsiyet davranışı göstermenin kız çocuklarında çok daha yaygın olduğu bildirilmiş olsa da klinik başvuru oranları erkek çocuklarda kızlardan daha fazladır (Özsungur 2010). On iki yaşın altındaki çocukların klinik başvurularında erkek/kadın oranı 6/1 ile 3/1 arasında iken (Zucker 2004), 12 yaş üzerinde bu oran 1/1’e yakındır (Coleman ve ark. 2012). Kız çocuklarda erkeksi davranışın erkek çocuklardaki kız gibi davranışa oranla daha fazla olmasının nedeni; kızlardaki erkeksi davranışların genelde intrapsişik ve sosyal bir çatışmaya bağlı olmadığı halde erkek çocuğun kız gibi olması bir çatışma sonucudur. Bu nedenle kız çocukların büyük çoğunluğu ergenlik döneminde kendi cinsiyetlerine yönelirken, erkek çocuklar bu dönemde karşı cinse ilişkin rol davranışını sürdürmeye devam etmektedirler (Canat ve Evrengöl, 1986) Ülkemizde transseksüaliteye ilişkin sistematik bir epidemiyolojik çalışma yapılmamıştır ancak yapılan incelemelerde cinsiyet değişikliğin talep edenlerin yaş ortalamasının 25.6 yıl olduğu, en yoğun talebin İç Anadolu Bölgesi’nden geldiği ve daha çok erkeklerin kadın kimliğine geçmek için başvurduğu bildirilmiştir (Tokdemir ve ark.2009).


    Etyoloji


    Cinsel kimlik ve cinsel rol uzun bir süreçte kademeli olarak gelişir ve farklı gelişim evrelerinde etkileşim içerisindeki çoklu faktörlerden etkilenir (Cohen-Kettenis ve Gooren 1999). Son yıllarda cinsel gelişimi etkileyen faktörlerle ilgili bilgiler artmış olsa da transseksüalitenin etiyolojisi tamamen aydınlatılmış değildir. Etyolojide rol oynayan faktörler biyolojik ve psikososyal faktörler olarak iki ana başlık altında incelenebilir: Biyolojik Faktörler Kromozomal yapının ve doğum öncesi ve sonrasında hormon düzeylerinin normal olması uygun cinsel kimlik gelişimi zorunlu ancak yeterli değildir (Öztürk ve Uluşahin 2008). Hiçbir kromozomal ya da hormonal test transseksüaliteye özgü ayırıcı bir özellik taşımamaktadır (Sungur ve Yalnız 1999). İkiz ve aile çalışmalarında transseksüalitenin kalıtsal olabileceğini düşündüren bulgular elde edilmiştir (Green 2000). Yapısal beyin çalışmalarında, beynin cinsel davranışla ilgili bölgesi olan ve cinsiyet hormonlarından ve cinsel yönelimden etkilenmediği bilinen stria terminalis bed çekirdeği hacminin erkekten kadına transseksüellerde kadınlardakine benzer olduğu gösterilmiştir (Zhou ve ark. 1995). Kadından erkeğe transseksüellerde polikistik over ve hiperandrojenemi sıklığının normal popülasyona göre arttığı (Baba ve ark. 2007), androjen ve östrojen gibi seks steroidleri ile ilişkili genlerin transseksüalite ile ilişkili olabileceği bildirilmiştir (Henningsson ve ark. 2005). Birincil ve ikincil erkek cinsiyet özelliklerinin gelişiminde önemli bir rolü olan ve testosteron ya da dihidrotestosteron bağlayarak aktif hale gelen androjen reseptörü geni tekrar sayısının erkekten kadına transseksüellerde daha kısa olduğu, bu durumunu da testosteron bağlanma etkinliğini azalttığı bildirilmiştir (Hare ve ark. 2009). Yapılan çalışmalarda transseksüalitenin perinatal dönemde kadınlarda androjen artışı erkeklerde ise androjen eksikliği, luteinizan hormona östrojen yanıtının türü ve başta cinsel davranışta etkili beyin bölgesi olan stria terminalis bed çekirdeği olmak üzere çeşitli hipotalamik çekirdeklerdeki hacim ve/veya yapısal değişiklikler ile ilişkili olabileceğini düşündüren bulgular elde edilmiş olsa da çalışmalar şu an için etyolojik bir bağ kurmak için yeterli değildir (Cohen-Kettenis ve Gooren 1999).


    Psikososyal Faktörler


    Bireyin kendilik algısı ve kimliğinin temel taşlarından olan cinsel kimlik erken çocukluk dönemlerinde gelişmeye başlar. Kimlik gelişimi teorisine göre; kendilik algısı 6-18. aylarda, Lacan’ın ayna evresi olarak tanımladığı evrede gelişir. Kendiliğin bütünleşmesi uygun bir ayna evresi ile mümkündür. Çocuğun kendisini erkek ya da kız cinsiyetinde hissetmesi yani çekirdek cinsel kimlik oluşumu yaşamın ilk bir buçuk iki yılında başlar. Bu yaşlarda birey kız ya da erkek olduğunu bilir. Gelişim süreci erkek çocuğunun anneden ayrışması, kız çocuğunu anne ile özdeşleşmesi ile devam eder. Cinsel kimlik ve cinsel kimlik duygusu 3-4 yaş civarında yerleşir. Bu yaştan sonra cinsel kimliğin değiştirilmesi neredeyse olanaksızdır. Toplum ve ebeveynler aynalama ile çocuğun kendilik algısını geliştirir ve güçlendirir. Transseksüel bireylerde bu süreçlerin gelişimi ve tamamlanması ile ilgili sorunlar olduğu ileri sürülmüştür (Öztürk ve Uluşahin 2008, Fraser 2009, Özsungur 2010). Cinsel kimlik gelişimini etkileyen başlıca psikososyal faktörler; yaşamın ilk yıllarındaki deneyimler, uygun özdeşim örneklerinin varlığı ve yetiştirilme biçimidir. Anne, baba ve kardeşlerle doyurucu olmayan ilişki, reddedilme, çocukluk çağı ihmal ve istismar öyküsü, aile içi şiddet ve ayrı yaşama etiyolojide rol oynayan diğer faktörlerdir (Öztürk ve Uluşahin 2008, Özsungur 2010). Çocukluk yıllarında yaşanan travmaların kimlik çatışmalarına yol açabileceği, kimlik çatışmalarının da transseksüalite ile sonuçlanabileceği bilinmektedir. Psikodinamik teoriye göre, anne ile çocuk arasındaki sembiyotik ilişki, pasif, ilgisiz baba ve pre-ödipal dönemdeki ayrışma-bireyselleşme evresinin sağlıklı bir biçimde tamamlanamamasıyla pekişir ve tablo ergenlik döneminde belirgin olarak ortaya çıkar (Köroğlu ve Güleç 2007). Uzun sembiyotik anne-oğul ilişkisi erkek çocuğunun çatışma olmaksızın kendisini annesinin cinsel kimliğinde tanımlamasıyla sonuçlanabilir. Bir başka teoriye göre transseksüalite eşcinselliğe, narsisistik bir bozukluğa karşı bir savunma ya da ayrışma-bireyselleşme evresinde ortaya çıkan bir çatışma durumudur. Borderline kişilik bozukluğunun ve bu bozuklukta sık görülen, kronik anksiyete, yaygın ve serbest yüzen anksiyete, depresyon, yalıtım ve strese dayanma gücünde azalma gibi belirtilerin transseksüellerde sık görüldüğü, transseksüellerde dişilik ve erkekliğin yeterli bir şekilde bütünleştirilmediği ve kendilik yapılanmasının kusurlu geliştiği ileri sürülmüştür (Michel ve ark. 2001).


    Klinik Belirtiler ve Tanı


    Transseksüalite; kişinin anatomik cinsiyetine dair özelliklerden aşırı rahatsızlık duyması, bu özellikleri gizlemesi ya da reddetmesi, karşı cinsin birincil ve ikincil cinsiyet özelliklerine sahip olmak istemesidir. Çocukluk yıllarında başlayan bu bozuklukta karşı cinsiyete sahip olma arzusunun ifade edilmesi, karşı cinsiyet gibi giyinme, hissettiği cinsiyete ait oyun ve oyuncaklarla oynama, hissettiği cinsiyetten oyun arkadaşı ve arkadaşları tercih etme, vücut olarak cinsel özelliklerinden ve işlevlerinden hoşlanmama gibi belirtiler görülür. Cinsel kimlik bozukluğu için DSM-IV-TR tanı ölçütleri Tablo 1’de verilmiştir (APA 2000).


    Tablo.1. Cinsel Kimlik Bozukluğu için DSM-IV-TR Tanı Ölçütleri

    A. Karşı cinsiyetle güçlü ve sürekli bir özdeşim kurma (sadece diğer cinsiyette olmanın getireceği sanılan kültürel üstünlükler için bir istek duyma olarak değil) Çocuklarda bozukluk aşağıdakilerden dördü (ya da daha fazlası) ile ortaya çıkar:


    (1) diğer cinsiyette olma isteğini ya da ısrarını yineleyici bir biçimde dile getirme


    (2) erkek çocukların aykırıgiyimi yeğlemesi ya da kadınsı giyim kuşamı taklit etmesi; kız çocukların sadece kalıplaşmış alışılagelen erkeksi giysiler giyme konusunda ısrar etmesi


    (3) oyunlarda güçlü bir biçimde ve sürekli olarak karşı cinsin rollerini oynamayı yeğleme ya da sürekli olarak diğer cinsiyette olma fantezileri taşıma


    (4) karşı cinsin alışılagelmiş oyunlarına ve eğlencelerine katılma konusunda yoğun bir istek duyma


    (5) özellikle karşı cinsten oyun arkadaşları tercih etme


    Ergenlerde ve erişkinlerde bu bozukluk diğer cinsiyette olma isteğini dile getirme, sıklıkla karşı cins gibi davranmak, giyinmek, karşı cinsiyetteymiş gibi muamele görmek ya da yaşamak istemek ya da karşı cinse özgü duygu ve tepkilerin kendinde var olduğunu düşünmek gibi belirtiler gösterir.


    B. Cinsiyetine ilişkin sürekli bir rahatsızlık duyma ya da cinsiyetinin gerektirdiği cinsel rol için uygun olmadığı duyumunun olması. Çocuklarda bu bozukluk aşağıdakilerden herhangi biriyle kendini gösterir: Erkek çocuklarında, penis ya da testislerinin iğrenç olduğunu, ileride yok olacaklarını ya da bir penis sahibi olmamanın daha iyi olacağını öne sürme, kuralsız kaba saba oyunlardan tiksinme ya da erkeklere özgü oyuncakları, oyunları ve etkinlikleri reddetme; kız çocuklarında, oturarak idrar yapmayı reddetme, penisinin olduğunu ya da ileride bir penisinin olacağını öne sürme, göğüslerinin büyümesini ya da adet görmeyi istemediğini söyleme ya da olağan kadınsı giysilerden ileri derecede tiksinti duyma. Ergen ve erişkinlerde bozukluk birincil ve ikincil cinsiyetözelliklerinden kurtulma üzerine kafa yorma (hormon tedavileri ya da cerrahi girişim için ısrarcı olma) ya da yanlış cinsiyette doğduğuna ilişkin bir inanç taşıma gibi belirtilerle kendini gösterir.


    C. Bu bozukluk fiziksel bir interseks durumu ile beraber gitmemektedir.


    D. Bu bozukluk klinik açıdan belirgin bir sıkıntıya ya da toplumsal, mesleki alanlarda ya da önemli diğer işlevsellik alanlarında bozulmaya neden olur. DSM 5’te cinsiyet disforisi olarak ele alınan transseksüalite için tanı ölçütleri çocuklar için ayrı, gençler ve erişkinler için ayrı olarak tanımlanmış ve en az 6 aylık süre ölçütü getirilmiştir (APA 2013). Transseksüaliteyi de içeren daha geniş bir kavram olan cinsiyet disforisi, biyolojik cinsiyet ve cinsel kimlik arasında uyumsuzluk olması ve bu uyumsuzluğun huzursuzluğa, sıkıntıya yol açmasıdır (Sungur ve Yalnız 1999).


    DSM-IV ve DSM 5’te kullanılmayan transseksüalizm terimi ICD-10’da halen kullanılmaktadır. ICD-10’da cinsel kimlik bozukluğu başlığı altında transseksüalizm (F64.0), iki yönlü karşıt giysicilik (F64.1), çocukluğun cinsel kimlik bozukluğu (F64.2) tanıları yer almaktadır. ICD-10’a göre transseksüalite için tanı ölçütleri Tablo.2’de verilmiştir (Çuhadaroğlu ve ark. 1993).


    Tablo.2. ICD-10’da Transseksüalite


    Karşı cinsin bir üyesi olarak yaşama ve kabul edilme isteği vardır. Sıklıkla kişi kendi anatomik cinsiyetinden rahatsızlık duyar ya da bunun uygun olmadığını düşünür ve bedeninin seçtiği cinsiyete uygun hale gelmesi için hormonal ve cerrahi tedavi görmek ister. Tanı konması için transseksüel kimlik en az iki yıl boyunca sürekli bulunmalı ve şizofreni gibi bir ruhsal bozukluğa ikincil veya bir interseks, genetik ya da seks kromozomu anormalliğine bağlı olmamalıdır.


    Transseksüel bireylerde cinsel yönelim kişinin kendi cinsine (homoseksüel), karşı cinse (heteroseksüel), her iki cinse (biseksüel) ya da hiçbir cinse (aseksüel) olabilir ve bunların ayrıca değerlendirilmesi gerekir (Auer ve ark. 2014). Transseksüel bireylerde sıklıkla ek psikiyatrik tanılar bulunur ve bu durum kişilerin psikososyal uyumunu dolayısıyla bozukluğun gidişini etkilemektedir. Yapılan küçük ölçekli bir çalışmada transseksüel bireylerin yaşam boyu eksen I tanısı alma sıklığı %71 olarak bulunmuş, aynı çalışmada olguların %42’si en az bir kişilik bozukluğu tanısı almıştır (Hepp ve ark. 2005). Anksiyete bozuklukları, madde kullanım bozuklukları ve depresyon sık eşlik eden bozukluklardır ve transseksüel bireylerde borderline kişilik özelliklerinin, narsisistik ve paranoid öğelerin görüldüğü bildirilmiştir. Psikiyatrik ek tanısı olmayan 500 cinsel kimlik bozukluğu tanılı bireyde yapılan bir çalışmada olguların %72’sinde yaşam boyu özkıyım düşüncesi olduğu saptanmış, bu olguların %31.8’inde özkıyım girişimi dahil self-mutilasyon olduğu bildirilmiştir (Terada ve ark. 2011). Çocuklarda ise başta anksiyete bozukluğu olmak üzere, depresyon, karşıt olma karşıt gelme ve otizm spektrum bozukluğu (OSB) ile birliktelik görülmektedir (Landen veRasmussen 1997, Mukaddes 2002). Cinsel kimlik bozukluğu ve OSB arasındaki ilişki “aynılığın korunmasındaki ısrar” ve “obsesif kişilik özellikleri” ile bağlantılı olabileceğini düşündürmektedir. Birçok anne baba çocuklarının cinsiyet konusunda takıntılı olduklarını

    söylemektedir (Özsungur 2010) Ergenlerde eşlik eden hastalıklardan daha yaygın olarak dışa yönelim bozukluklarından karşıt olma karşıt gelme, içe yönelim bozukluklarından ise anksiyete ve depresyon gözlenir. Çocuklarda olduğu gibi bu ergenlerde de genel popülasyona göre OSB yaygınlık oranı daha yüksek olarak izlenmektedir (de Vries ve ark. 2010).


    Ayırıcı Tanı


    İnterseks Bozukluklar

    Dış genital yapının kız ya da erkek olduğunun kuşkulu olduğu, genetik, anatomik ve fizyolojik açıdan her iki cinsiyet özelliğinin birlikte görüldüğü bozukluklardır (Köroğlu ve Güleç 2007). Konjenital adrenal hiperplazi, Turner sendromu, Kleinfelter sendromu ve testiküler feminizasyon başlıca interseks bozukluklardır (Sadock ve Sadock 2008). Transseksualitede interseks durumlardan farklı olarak birey genetik, anatomik ya da fizyolojik bir bozukluk olmaksızın yanlış bedende doğduğunu hisseder.


    Transvestizm

    Bireyin cinsel uyarılma ve doyum amacıyla karşı cinsin kıyafetlerini giyinmesidir. Sıklıkla transseksüalite ile karıştırılmakla birlikte transvestizmde kişi bedeninden hoşnuttur ve cinsiyet değiştirme talebi yoktur. Her iki durum bazen birlikte görülebilmektedir (Sungur ve Yalnız 1999).


    Şizofrenik Bozukluk


    Şizofrenide nadiren karşıt cinsiyette olma sanrısı görülebilir. Transseksüalite şizofreninin nadir bir belirtisi olabilir. Çok nadiren de şizofreni ikincil transeksüalizm nedeni olarak bildirilmiştir (Rameez 2008)



    Efemine Homoseksüel ya da Erkeksi Lezbiyenler


    Bu kişilerde cinsel özdeşim anatomik cinsiyetleri ile paraleldir ve cinsel kimlik değiştirme arayışı ya da isteği yoktur (Köroğlu ve Güleç 2007). Stres altında geçici bir süre transseksüel özellikler gösterebilirler (Sungur ve Yalnız 1999).


    Değerlendirme ve Tedavi


    Transseksüalite; sosyal aşağılanmaya ve damgalanmaya yol açması, altta yatan olası başka psikopatolojiler ya da transseksüalite ile ilişkili diğer ruhsal bozukluklar nedeniyle tedavi edilmelidir. Tedavide amaç cinsel kimliği değiştirmek değildir. Bu konuda yapılan araştırmalar psikoterapötik müdahalelerin bu bağlamda işe yaramadığı yönündedir, kişinin cinsel kimliğine ve yaşamına uyumunu arttırmak olmalıdır. Geçmişte “Harry Benjamin Cinsiyet Disforisi Birliği (HBIGDA)” olarak bilinen Dünya Profesyonel Transseksüel Sağlığı Birliği (The World Professional Association for Transgender Health (WPATH)) bakım standartlarını (Standards of Care (SOC)) içeren bir seri kılavuz yayınlamıştır. Bu standartların geliştirilmesindeki amaç, bu alanda çalışanlara, cinsiyet disforisi olan kişilerin sorunlarını çözüme kavuşturacak esnek öneriler sunmaktır. Bu bölümde, bakım standartlarının 7. versiyonunun genel bir özeti sunulmuştur (Coleman ve ark. 2012). Bu alanda çalışan uzmanlar, tedavi ya da danışma amaçlı başvuran kişide, cinsel kimliği değerlendirmeli, bu hislerin öyküsünü ve gelişimini sorgulamalı, bu nedenle toplumsal damgalanmanın etkisi ve sosyal desteklerin varlığı hakkında bilgi almalıdır. Cinsel kimlik ile biyolojik cinsiyet arasındaki uyumsuzluğun (cinsiyet disforisi) ikincil bir nedene bağlı olmadığından ve başka tanılarla açıklanamayacağından emin olunmalıdır. Kişi cinsel kimlik ve cinsel roller, tıbbi tedavi seçenekleri ve bunların psikolojik, sosyal, fiziksel, cinsel, mesleki, mali ve adli sonuçları konusunda bilgilendirilmelidir. Bireysel, aile ve grup psikoterapileri için yönlendirilmelidir. Eşlik eden psikiyatrik bozukluklar (anksiyete, depresyon, kişilik bozuklukları, ihmal ve istismar öyküsü, yeme ve madde kullanım bozuklukları gibi) tanınmalı ve tedavi edilmelidir. Uygun hastalar hormon tedavisi ve cerrahi tedaviler için yönlendirilmelidir (Bockting ve ark. 2006). Çocuk ve ergenlerde cinsiyet disforisinin klinik yönetimi, cinsiyet disforisi ile ilişkili stres ile başa çıkılabilmesi, kendi cinsel kimliklerini keşfedebilmeleri için aile danışman lığı ve destekleyici psikoterapiyi içermelidir. Sosyal zorluklar yaşayan çocuklar ve ailelerinin eğitimi ve destek grupları gibi organizasyonlara dahil edilmeleri bu hastaların sosyal izolasyon, depresyon ve anksiyete bozuklukları gibi ikincil olumsuz durumlardan koruyabilir. Cinsel kimlik değiştirme arayışında olan hastalarda psikoterapi kimlik değişimi öncesi, sırası ve sonrasında onlara destek olmaya odaklanmalıdır. Geçmişte uygulanan, doğuştan gelen cinsel kimlik doğrultusunda, hastanın cinsel kimliğinin ve dışavurumunun değiştirilmeye çalışılması yönünde tedavi genellikle başarısızlıkla sonuçlanmaktadır ve günümüzde uygun görülmemektedir (Coleman ve ark. 2012). Yapılan izlem çalışmalarında cinsel disforinin büyük çoğunlukta devam etmemesi nedeni ile 12 yaş altına müdahale edilmesi önerilmemektedir. Ergenlik döneminde başlayan cinsiyet disforisinin daha yüksek oranda kalıcı olduğu bildirilmiştir ve 12-16 yaş arasında puberte bloke edici hormonların kullanılabileceği ancak ergeni korumak adına tamamen geri dönüşümlü olmayan (kısmi reversibl) karşı cinsiyet hormonlarının verilmesi önerilmemektedir (de Vries ve ark 2006, Cohen-Kettenis ve ark. 2011,). Çocukluk dönemindeki cinsiyet disforisi ile ergenlik ve erişkinlik dönemindeki homoseksüel ve biseksüel yönelim arasında kuvvetli bir ilişki olduğu görülmektedir (Özsungur 2010) Transseksüalite tanısı alan erişkin bireylerde tedavi yaklaşımı arzu edilen rolde gerçek yaşam deneyimleri, hormon tedavileri ve cerrahi girişimlerden oluşur. Ancak bu bireylerin bir kısmında hem hormon tedavisi hem cerrahi gerekirken bazıları bu tedavilerden sadece biri için başvurabilir ya da bu tedavilerin hiç birine ihtiyaç duymayabilir (Boctking 2008). Takip sürecinde bireylerin bir kısmı cinsiyet değiştirmek istemeyebilir ya da kendi cinsel kimliği ile rahat bir uyum sağlayabilir. Bu nedenle tedavi bireye özgü olmalıdır (Bockting ve ark. 2006). Psikoterapi tedavide bir zorunluluk değildir ve psikoterapi için önerilen minimum görüşme sayısı yoktur. Çünkü ruh sağlığı uzmanları sadece tıbbi müdahaleler öncesinde değil her aşamada birey için önemli bir destek sağlayabilir, hastalar veya psikoterapistler aynı sürede benzer yararlar elde etmeyebilir veya sağlamayabilirler, süre bir engel olarak algılanabilir ve kişisel gelişimi sağlama açısından cesaret kırıcı olabilir (Lev 2009). Psikoterapide amaç; kişinin cinsel kimliğini değiştirmek değil, ruhsal iyilik halini sağlamak ve yaşam kalitesini arttırmaktır.


    Gerçek Yaşam Deneyimleri


    “Harry Benjamin Cinsiyet Disforisi Birliği”nin bakım standartlarının altıncı versiyonunda tedavinin temel bileşenlerinden biri gerçek yaşam deneyimleridir ve hormon tedavisine başlanmadan önce 3 aylık, cerrahi öncesi de 12 aylık kesintisiz tam zamanlı gerçek yaşam deneyiminin varlığı gerekli görülmektedir. Gerçek yaşam deneyimi kişinin cinsel kimliği ile ilgili rolü benimsemesi, bu role uygun davranması ve bu cinsiyeti dışarıya göstermesidir. Gerçek yaşam deneyimi ile kişinin kararı, istenilen cinsiyette yaşama kapasitesi ve sosyal, ekonomik, psikolojik desteklerin yeterli olup olmadığı test edilmiş olur (HBIGDA 2001). 2012 yılında yayımlanan 7. versiyonda bu ölçüt yerine sadece metoidoplasti veya falloplasti/vajinoplasti ameliyatları öncesi hormon tedavisi ile birlikte 12 aylık cinsel kimlikle uyumlu cinsel rolde yaşama ölçütü getirilmiştir (Coleman ve ark. 2012).


    Hormon Tedavisi


    Psikososyal değerlendirme yapıldıktan ve bilgilendirilmiş onam alındıktan sonra tıbbi veya ruhsal bir kontrendikasyon yoksa hormon tedavisi başlanabilir. Bilgilendirilmiş onam hastaların hormon tedavisinin fiziksel ve psikolojik yarar ve risklerinin yanında psikososyal etkilerini anladıklarını garanti eder. Hormon tedavisi alan biyolojik erkeklerde beklenen başlıca fiziksel değişiklikler; memelerde büyüme, penis sertliğinde azalma, testis hacminde azalma ve vücut yağlarında kas kitlesine göre artıştır. Biyolojik kadınlarda hormon tedavisi ile beklenen fiziksel değişiklikler ise; sesin derinleşmesi, klitoral büyüme, meme atrofisi, vücut ve yüz kıllarında artma, adetten kesilme ve kas kitlesine göre yağ kitlesinde azalmadır. Fiziksel değişikliklerin çoğu iki yıllık süre içinde gelişir ve bu değişikliklerin miktarı ve ortaya çıkış zamanı kişiden kişiye farklılık gösterir (Hembree ve ark. 2009). Kullanılan ilacın dozu, uygulama şekli ve hastanın klinik özelliklerine (yaş, ek tanı, aile öyküsü gibi) göre değişmekle birlikte hormon tedavisi alan biyolojik erkeklerde; venöz tromboemboli, safra taşı oluşumu, karaciğer enzimlerinde yükselme, kilo artışı, hipertrigliseridemi, kalp damar hastalıkları, hipertansiyon, hiperprolaktinemi veya prolaktinoma ve tip II diyabet gibi yan etkiler görülebilirken, testosteron ile tedavi edilen biyolojik kadınlardaki yan etkiler; polisitemi, kilo artışı, akne, androjenik alopesi, uyku apnesi, karaciğer enzimlerinde artış, hiperlipidemi, psikiyatrik bozukluklarda alevlenme, kalp damar hastalığı, hipertansiyon, tip II diyabet riskinde artıştır (Hembree ve ark. 2009).


    Cerrahi


    Transseksüalite tanısı alan bireylerin bir kısmı cerrahi olmadan cinsel kimlik ve rolleriyle bir uyum sağlasa da birçoğu için cerrahi etkili ve tıbben gereklidir, sıklıkla da son tedavi basamağıdır (Hage ve Karim 2000). Cerrahi girişimler geri dönüşsüz olduğundan genital cerrahi öncesi 12 ay süreyle hormon tedavisi alınmış ve metoidoplasti veya falloplasti/vajinoplasti ameliyatları öncesi de bunun yanında 12 aylık cinsel kimlikle uyumlu cinsel rolde yaşanmış olması önerilmektedir. Hasta, yapılacak cerrahi girişimler, uygulanabilecek cerrahi teknikler konusunda bilgilendirilir. Onamın bilgilendirmeden en az 24 saat sonra alınması önerilmektedir (Coleman ve ark. 2012). Erkekten kadına transseksüellerde (trans kadın) uygulanabilecek cerrahi girişimler; meme cerrahisi (mamoplasti), genital cerrahi (penektomi, orşiektomi, vajinoplasti, klitoroplasti ve vulvoplasti) ve diğer ameliyatları (tyroid kıkırdağın küçültülmesi, yağ alınması, yüz kemiklerinde küçültme, ses değiştirmeye yönelik girişimler gibi) kapsarken, kadından erkeğe transseksüellerde (trans erkek) uygulanabilecek cerrahi girişimler; meme cerrahisi (mastektomi), genital cerrahi (histerektomi, salfingo-ooferektomi, vajinektomi, metoidioplasti veya falloplasti, skrotoplasti, üretroplasti, testis protezlerinin yerleştirilmesi) ve diğer ameliyatlardan (ses değiştirmeye yönelik girişimler, yağ alınması, pektoral implantlar gibi) oluşur (Coleman ve ark. 2012). Cerrahi sonrası komplikasyonlar açısından hastaların yaşları için önerilen aralıklarla takipleri yapılmalıdır. Yapılan çalışmalarda cinsiyet değiştirme ameliyatları sonrası memnuniyet %87-97 arasında (Green ve Fleming 1990), ameliyat nedeniyle pişmanlık duyanların oranı ise oldukça düşük (trans kadınlarda %1-1.5, trans erkeklerde ise <%1) saptanmıştır (Pfaefflin 1993).


    Yasal Konular


    Cinsel kimlik değişimi ile ilgili ilk yasal düzenleme 1988 yılında 3444 sayılı kanun ile Medeni Kanunun 29. maddesine eklenen bir fıkra ile ele alınmıştır. Bu maddeden önce ülkemizde cinsiyet değiştirme ile ilgili herhangi bir yasal düzenleme bulunmamaktaydı. 1981 yılında bir ses sanatçısının İngiltere’de geçirdiği bir dizi cinsiyet değiştirme ameliyatı sonrası kimlik değiştirme için başvurması üzerine bu konudaki açık ortaya çıkmış ve bu konuda düzenleme yapılması ihtiyacı doğmuştur (Will ve Öztan 1993). Eski Medeni Kanunun 29/II maddesine göre; “Doğumdan sonra meydana gelen cinsiyet değişikliğinin asgari sağlık kurulu raporu ile belgelendirilmesi halinde nüfus sicilinde gerekli düzeltme yapılır. Bu konuda açılacak davalarda cinsiyeti değiştirilen kişi evli ise, eşe de husumet yöneltilir ve aynı mahkeme, varsa ortak çocukların velayetinin kime verileceğini de tayin eder, cinsiyet değişikliği kararının kesinleştiği tarihte, evlilik kendiliğinden son bulur.” Bu maddede yer alan “asgari sağlık kurulu raporu” oldukça belirsiz bir ifade olarak karışıklıklara yol açıyor ve mahkemeler cinsiyet değişikliğini tanıyan ve onaylayan kurumlargörevini üstlenmiş oluyordu. Yine bu madde ile evli kişiler de cinsiyet değiştirme için başvurabiliyordu (Will ve Öztan 1993). Bu haliyle madde yetersiz, belirsiz ve ihtiyaç gidermekten uzaktı. 2002 yılında 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 40’ıncı maddesinde cinsiyet değişikliğine dair daha ayrıntılı bir düzenleme yapılmıştır. Bu maddeye göre; “Cinsiyetini değiştirmek isteyen kimse, şahsen başvuruda bulunarak mahkemece cinsiyet değişikliğine izin verilmesini isteyebilir. Ancak, iznin verilebilmesi için, istem sahibinin on sekiz yaşını doldurmuş bulunması ve evli olmaması; ayrıca transseksüel yapıda olup, cinsiyet değişikliğinin ruh sağlığı açısından zorunluluğunu ve üreme yeteneğinden sürekli biçimde yoksun bulunduğunu bir eğitim ve araştırma hastanesinden alınacak resmî sağlık kurulu raporuyla belgelemesi şarttır. Verilen izne bağlı olarak amaç ve tıbbî yöntemlere uygun bir cinsiyet değiştirme ameliyatı gerçekleştirildiğinin resmî sağlık kurulu raporuyla doğrulanması hâlinde, mahkemece nüfus sicilinde gerekli düzeltmenin yapılmasına karar verilir.” Yeni düzenlemeyle 18 yaş sınırı getirilmiş, bu koşul ile tıbbi zorunluluğu bulunmayan ya da böyle bir zorunluluğun bulunup bulunmadığı belli olmayan kişilerin cinsiyet değiştirme için başvurmasının önüne geçilmek istenmiştir. Toplumun temeli olan aile kurumunun cinsiyeti belirsiz kişiler nedeniyle sarsılmasını önleme ve cinsiyet değişikliğinin eş ya da çocukların ortak yaşantıları içinde yapılmasının psikolojik ve ahlaki tersliklerinin önüne geçme gerekçesiyle evli olmama koşulu getirilmiştir. Hem ameliyat öncesinde hem sonrasında mahkemeden izin alınması ile bu tür ameliyatların denetimsiz bir şekilde yapılması önlenmek istenmiş ancak ameliyat öncesi alınacak sağlık kurulu raporunda genital cerrahi öncesi “üreme yeteneğinden sürekli biçimde yoksun olduğu” ibaresinin zorunlu tutulması (ki tıbben sadece biyolojik olarak üreme yeteneğine sahip olmayan ya da interseks bozukluğu olan kişiler için söylenebilir), maddeye sıkı sıkıya bağlı kalındığında, maddenin uygulama alanını daraltmıştır (Turan Başara 2012). Yasada herhangi bir süre ölçütü getirilmemiştir ancak ülkemizde genel yaklaşım hastaların en az bir yıl süreyle düzenli aralıklarla psikososyal değerlendirmelerden geçmesi, bu süre içinde gerçek yaşam deneyimlerinin izlenmesi, hekim kontrolünde hormon tedavilerinin başlanması ve son olarak bu süreçleri tamamlayan kişilerde geri dönüşsüz cerrahi prosedürlerin uygulanması şeklindedir (Sungur ve Yalnız 1999).



    Cinsiyet değişikliği nüfus siciline işlendikten sonra kişi isim değişikliği için başvurabilir. Cinsiyet değiştirerek erkek cinsiyete geçen kadın daha ileri yaşta emekliliğe hak kazanır. Cinsiyete değiştirmek için evliliğini bitirmek isteyen transseksüel yapıda kişinin eşi, cinsiyet değişikliği tıbbi bir zorunluluk olduğu için maddi ve manevi tazminat talep edemez ve varsa eğer çocuğun velayeti açısından her iki eş eşit konumdadır (Turan Başara 2012). Yeni düzenleme ile birçok belirsizlik giderilmiş olmakla birlikte “üreme yeteneğinden sürekli yoksun olma” koşulunun ameliyat öncesi aranması gibi koşullar bu hastalarda zor olan tedavi sürecini daha da çözümsüz kılmaktadır.


    Sonuç


    Ülkemizde transseksüel bireyler ile yapılan çalışmalar oldukça kısıtlıdır. Zor olan tedavi süreci, bu bireylerin baş etmek zorunda oldukları toplumsal stres faktörleri ile birlikte daha da ağırlaşmaktadır. Tedavi süreci bireye özgü işlemelidir ancak klinik uygulamalar arasındaki farklılıkların giderilmesi açısından standardizasyon şarttır. Medeni kanunda yer alan cinsiyet değiştirme ile ilgili madde oldukça ayrıntılı olmakla birlikte uygulamada güçlüklere yol açmaktadır. Bu konuda yeni bir düzenlemeye ihtiyaç duyulduğu açıktır.



    Necla Keskin, Dr., Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Adana;

    Gamze Yapça,.Dr., Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Adana;

    Lut Tamam, Prof.Dr., Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Adana.

    http://dx.doi.org/10.5455/cap.20150208051330

    İslâm, sahih nikahla meşru cinsel ilişki dışındaki her türlü cinsel ilişkiyi –livata dahil- yasaklamış, bu fiilleri suç saymış ve caydırıcı cezalar öngörmüştür. Osmanlı hukukunda da livata suç sayılmış, bu suça Ebu Hanife’nin görüşüne uygun tazir cezaları önerilmiş ve uygulanmıştır.


    Livata kelimesi anlamını erkekler arası eşcinsel ilişkinin yaygın olduğu Lût kavminden almaktadır. Livatada anal ilişki söz konusudur.


    E. Osmanlı Uygulaması:


    Osmanlıda resmi mezhep olarak kabul edilen Hanefî mezhebinin kurucusu Ebu Hanife, eşcinsellik ve livata fiilini zina suçunun dışında ayrı bir suç olarak telakki ettiği için Osmanlı kanun koyucusu da zina ile benzer diğer cinsel suçların cezalarını birbirinden ayırmıştır.


    1. Doktrin


    “Muteber fıkıh kitaplarından Şerhu’l-Vikaye ve Hidaye adlı kitapların hudud bahsinde amel-i kavm-i Lut olan fiil-i münker hakkında İmam Şafii’nin rivayet ettiği “uktülü’l-faile ve’l-mef’ul” hadis-i şerifi siyasete (tazir cezasına) mahmuldür.”


    2. Fetva kitapları


    Fetva kitaplarında itiyadi livataya siyaseten katl cezası önerilmiştir. “Zeyd’in oğlu Amr-ı emrede Bekir -neuzubillahi teala- amel-i kavmi lut ettiğini ispat eylese Bekir’e ne lâzım olur? Cevap: Mu’tadı ise izn-i imam ile katlolunmak meşrudur, zina gibi ihsan dahi lâzım değildir.”

    Osmanlı uygulamasını yansıtan bir fetvada, genç erkeğin ırzına geçme suçuna idam, yardım edenlere ise şiddetli tazir ve hapis cezası önerilmiştir. “Alaybeyi olan Zeyd, Amr ile Bekir’i, Beşir-i emrede “getiriverin” diye gönderip mezburlar dahi Beşir’i kaçıp saklandığı komşusu Halid’in evinden güçle çıkarıp Zeyd’e iletiverip Zeyd Beşir-i emredi dağa alıp gidip –haşa- güçle livata eylese Şer’an ne lazım olur? Cevap: Zeyd katlolunmak meşrudur, müteehhil (muhsan) değilse dahi. Katlolunmazsa darb-ı şedid ve habs-i medid ve azledilmesi lazımdır. Bu emirde müsahele eden erbab-ı hükmün indallah özürleri yoktur, cevapları yoktur. Amr ile Bekir’e tazir-i şedid ve habs-i medid lazımdır.”


    3. Kanunlar

    Alaüddevle ve Bozok Kanunlarının 15. maddesine göre: “Ve oğlan çekseler arıdalar ve illa ki 24 altın alına. Ve eğer muhannes 76 ise iki tarafa zina haddi vuralar, eğer vurulmazsa zina cürmü gibi her birinden alınır.”


    I. Selim Kanunnamesi


    m.6: “Eğer bir kişinin oğlu genezlik eylese baliğ ise oğlan tazir edilip ağaç başına bir akçe cürm alına. Eğer baliğ değilse babası zapt etmediği için tazir edilip cürm alınmaz.”


    Kanuni Kanunnamesi


    m.27: “Ve dahi bir kişinin oğlu genezlik eylese (s…işse) baliğ ise oğlanı muhkem tazir edip ağaç başına bir akçe cürm alına, ve dahi baliğ olmadıysa babası hıfz etmediği için babasını tazir edeler, lakin cürm alınmaz.

    m.32: Ve eğer akil ve baliğ bir kişi (bir kimsenin oğluna veyahut kuluna) livata kılsa evli olup 80 gani olsa 300 akçe, orta halliden 200 akçe, fakirden 100 akçe ve dahi aşağı halliden 50 veya 40 akçe cürm alınır.


    m.33: Ve eğer livata eden ergen olsa ganisinden 100, vasatından 50, fakirinden 30 akçe cürm alına. Livata suçu faillerinin medenî halleri ve maddî imkanlarına göre cezalandırılacağı belirtilmiştir. Evli olup da bu suçu işleyenlerden zengin olanlar 300 akçe, orta halli olanlar 200 akçe, fakir olanlar 100 akçe ve çok fakir olanlar da 50 akçe para cezası vermeleri gerektiği belirtilmiştir. Bu suçu işleyenlerin bekar olması halinde, zengininden 100, orta hallisinden 50 ve fakirinden de 30 akçe para cezası tahsil edileceği bildirilmiştir.


    m.34: “Bir kimse avretini dübüründen tasarruf etse (karısıyla anal ilişki yapsa) muhkem tazir edip ağaç başına bir akçe cürm alınır.”


    m.35: “Eğer şehirde Türk oğlancıkları döşek (zina) etseler (oynaşsalar) (kadı) tazir (tedib) edip her birinden 30 akçe cürm alınır.”


    Tanzimat Devri ceza kanunlarında (1840, 1851 ve 1858) livata ile ilgili bir düzenleme yoktur.


    F. İspat:


    Livatanın objektif delillerle ispatlanması gerekir. Sadece mağdur beyanı suçun ispatına yetmez. “Zeyd-i emred –haşa- Amr bana livata etti diye dava ettikte Amr evvelden o fiil ile maruf olmayıp Amr’dan bu makule iş gelmez derlerken Amr’ın yeminiyle tasdik olunur mu? Cevap: Olunur, zahir-i hali müsait ise.”


    1. Zina gibi dört tanık gereklidir diyenler

    İmam Mâlik ve Ahmed b. Hanbel, livâta yapan kişilerin öldürülmesi ya da recmedilmesi gerektiğini ifade eden hadisleri esas alarak muhsan olsun ya da olmasın, livâta yapana recm cezası verileceği görüşündedir. Bu hukukçulara göre livâta suçunun ispatı için zina suçunda olduğu gibi dört şahit gereklidir. İmam Şafiî’ye göre livatanın ispatı için dört erkeğin şahitlik etmeleri gerekir.


    2. İki tanık yeterlidir diyenler


    Ebu Hanife livatayı tazir suçu saydığı için ispatı için iki şahidi yeterli görmüştür. “Livata için nisab-ı şahadet kaçtır? Cevap: İkidir.” “Zinada ve livatada “bir mil yerden gördüm” diye şahadet istimâ’ olunur mu? Cevap: Had ikame olunmaz... O miktar şahadetle tazir olunmak meşrudur.” “Hâni bt. Hasan mahkemede Memi adlı çingene muvacehesinde takrîri kelâm edip mezkûr Memi tahminen altı yaşında işbu Sefer nâm sagirimi tutup bir bahçede güç eylemiş lüzum(unu) talep ederim dedikde gıbbe’s-suâl merkūm Memi inkâr ile mukabele edip akībü’l-istişhâd Devran b. Dâvud ve Pazarlı b. Musa nâm kıbtîler hâzırân olup bir feryat işitip vardığımızda merkūm Memi mezbûr Sefer’in üzerinden kalkıp kaçtı oğlanı alıp anasına götürdük diye şahadet eyledikleri bi’t-taleb kayd-ı sicil olundu.” “Mahmud b. Osman nâm kimesne ile mârrü’z-zikr Defterdâr iskelesini bekleyen Osman Beşe b. Ahmed nâm râcil li ecli’ş-şehâde makām-ı kazâya hâzırân olup istişhâd olunduklarında, filvâki‘ târih-i mezbûrda ve vakt-i merkūmda mersûm Ogas sagīr-i merkūmu mârrü’z-zikr Tokmaktepe bir ağaç dibinde yatırıp fiil-i şenî‘ ederken biz rast gelip merkūm Ogas’ı sagīr-i mezbûrun üzerinden kaldırıp zâbit-i merkūma teslîm eylemişizdir, biz bu hususa bu vech üzre şahitleriz, şahâdet dahi ederiz diye her biri edâ-yi şahâdet-i şer‘iyye eylediklerinde gıbbe’t-ta‘dîl ve’t-tezkiyye şahâdetleri makbûle olmağın yemîn billâh [etmeğin kayd şüd]. Fî 2 min Zilka‘de 1072.” İki şahit beyanının mağdur beyanıyla desteklendiğine dair mahkeme kararı şöyledir: “Mahalle-i Ma‘mûre’den Fâtıma bt. Abdullah mahfil-i kazaya hâzıre olup Rıdvan b. Abdullah’ı ihzar ve muvacehesinde takrîr-i kelâm edip mezkûr Rıdvan bu beş yaşındaki oğlum Ahmed’i tutup sahrada bir tenha köşeye iletip cebren ve kahren güç eylemiş[tir] lüzumunu talep ederim dedikde gıbbe’s-suâl mezkûr Rıdvan inkâr ile mukabele edip zikrolunan oğlanı görmedim ve bilmem dedikde akībü’l-istişhâd Mahmud b. Menteşe ve Sâdık b. Pazarlı hazır olup mezkûr Rıdvan merkum Ahmed’i eline yapışıp sahraya götürdüğünü gördük dediklerinde masûm-ı mezbûr (çocuk) dahi birçok insan arasında Rıdvan’ı teşhis edip bana güç eden budur dediği mâ hüve’l-vâki‘ bi’ttaleb kayd-ı sicil olundu.”


    G. Cezalar


    Karısı, cariyesi veya kölesi ile anal ilişkide bulunanlar şiddetli tazire müstahik olur. “Zeyd Amr-ı emrede –haşa- livata eylese hükm-i şer’i nedir, tafsilen beyan? Cevap: O fiili münkeri edenle edilen melunun hakkında Ashab-ı Rasulullah (s.a.) ihtilaf etmişlerdir. Bazılar ihrak olunmak (yakılmak) lazımdır demişler, bazıları yüce (yüksek) yerden baş aşağı atmak lazımdır demişler, bazıları haşa hela gibi rayiha-i (kerihe) yerde ikisi bile fevt oluncaya (ölünceye) değin hapsolunmak lazımdır demişler. İmam Azam katında darb-ı şedid ile darb olunduktan sonra zindanda hapsolunup tamam tevbe ve salahı zâhir oluncaya (yahut ölünceye) değin çıkarılmak yoktur. İmameyn katında evli ise cümle katl lazımdır. Evli değilse yüz değnek vurulmak lazımdır. Amma ashabdan naklolunan vecihlerin her biri ile katl meşrudur.” Osmanlıda livataya siyaseten katl, hapis ve dayak gibi ta‘zîr cezaları uygulanmıştır.


    1. Siyaseten Katl


    Fetva kitaplarında cebren livata suçunu alışkanlık haline getirenlere idam cezası önerilmiştir. “Zeyd, -haşa- Amr-ı sağire livata eylese ve mak’addan çak eylese meclisi kazada ikrar eylese şer’an Zeyd’e ne lâzım olur? Cevap: Katli meşrudur, mu’tadı olmayan böyle eylemez.” Fetvaya göre livata küçük çocuğun cinsel istismarı şeklinde gerçekleşmiş, yaralanmayla sonuçlanmış (neticesi sebebiyle ağırlaşmış) ve olayın ağırlığına göre failin itiyadi suçlu olduğu karinesi dikkate alınmıştır. “Zeyd, Amr, Bekir ve Beşir, Halid-i sağîre cebren livata edip mezburların o fiil-i şenilerinden nâşi Halid fevt olsa (neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç) Zeyd, Amr, Bekir ve Beşir'e şer‘an ne lazım olur? Cevap: Diyet ve ta‘zîr-i şedîd (dayak) ve habs-i medîd, mutâdları ise cümlesi siyaseten katlolunur.” Uygulamada da livata suçunu alışkanlık haline getirenlere siyaseten katl cezası verilmiştir.


    Örneğin 1739 tarihli Konya mahkemesi kadı defterindeki bir kayıtta Mustafa isimli şahsa, Aziz İmamoğlu Mustafa’nın gece vakti evine girerek livata yapması, mahkemeye çıkarıldığına zanlının kendi itirafı neticesi ve şahitlerin de bu tür ırza saldırı adet-i müstemirresi olduğuna şahitlik yapmalarından dolayı, fetva alınarak siyaseten katline hükmedilmiştir.


    1742 tarihli Kayseri mahkemesi kadı defterindeki bir kayıtta, Kayseri’de meydana gelen olayda, Ahmet isimli şahıs, genç bir erkek çocuğa cebren livata yapmak suçundan dolayı yargılanmış, konuyla ilgili fetvada “bu tür suçları alışkanlık haline getirenlerin katledileceği” beyan edilerek, alınan fetva mahkeme sicil defterine de yazılarak şahitlerin şahadetinden sonra hüküm kaydedilmiştir. Cebren livata (ağır cinsel saldırı) suçuna ölüm (siyaseten katl) cezası verileceği belirtilmiştir.


    Ankara ve Beypazarı kadısına yazılan bir buyrulduda ise, cebren bir gencin ırzına geçen üç levend hakkında siyaset cezası verildiği yazılıdır.


    2. Dayak Cezası


    Fetva mecmualarında livataya kast eden suçlulara ta‘zîr ve hapis cezası verileceği ifade edilmektedir. “Zeyd ve Amr Bekir’i emredi (yüzü tüylenmemiş çocuk) cebren menzilinden çıkarıp fiil-i şeni’ kastıyla bir mahalle götürüp Bekir bir tarikle halas olsa Zeyd’e ve Amr’a ne lazım olur? Cevap: Ta‘zîr ve habs." 1806 tarihli Tokat mahkemesi kadı defterindeki bir kayıtta, Feyzullah isimli şahsa, küçük çocuğa karşı fiil-i şeni’ye kastettiği için ta‘zîr cezası verilmiştir. Fetva mecmualarında yabancı bir kadına cebren livata yapan kişiye ta‘zîr-i şedid cezası verileceği ifade edilmektedir. “Zeyd Hind’i ecnebiyeyi menziline götürüp cebren livata eylese Zeyd’e ne lazım olur? Cevap: Ta‘zîr-i şedîd.” “Osman adlı şabb-ı emredi (genci) ayartıp mahall-i merkuma getirip suikast olduklarında feryad edip istimdat ve istihlas eyledikte... mezbur Yusuf iki elim, sağ omuzum ve başımdan, Mehmed dahi sol omzumdan alet-i harb ile darb ve cerh eylediler... şabb-ı mezkur Osman’a suikastları için her birine tazir-i şedid iktiza eylediği... 16 Z 1178”


    3. Hapis Cezası


    Kaynaklarda livata yapanın ölünceye kadar hapsedileceğinden söz edilir. Livatada kamu düzeninin ve genel ahlâkın ihlâli söz konusu olduğundan, öngörülen müebbet hapislerde hem suçlunun cezalandırılması hem de kamu düzeninin ve genel ahlâkın korunması amaçları gözetilmiştir. Ancak ta‘zîr grubunda yer alan cezalarda suçlunun eğitim ve ıslahı da temel hedef olduğu için suçlunun uslanmasının müebbet hapse kural olarak tesir etmesi gerekir. Esasen suçlunun ölünceye kadar hapsedileceği şeklindeki görüşlerin hemen hemen tamamı onun tövbe etmesi, iyi halinin görülmesi, buna yanaşmazsa ölünceye kadar hapiste tutulması şeklinde kayıtlı olarak ifade edilir. Osmanlı uygulamasında livataya müddetsiz hüküm şeklinde hapis cezası verilmiştir. Örneğin 1691 tarihli mühimme defterindeki bir kayıtta, Karahisarı Sahip kazasında meydana gelen olayda, İsmail ve Hasan isimli şahıslara, Ali isimli şahsa sövme, dövme ve fiil-i şeniye kastettikleri için ıslah oluncaya kadar hapis cezası verilmiştir.


    4. Kürek


    Osmanlı uygulamasını gösteren mahkeme kayıtlarında livata suçuna kürek cezası verildiği görülmektedir. “Mezbur Remmal, mezkur Tatar’ı dükkanı önünden geçerken kendisine livata ettirmek kastına içeri çağırıp fiil-i kabih üzerinde gördük diye… şahadet ettikleri için sicil olunup küreğe buyruldu. ” 1631 tarihli Manisa mahkemesi kadı defterindeki bir kayıtta, Mehmet isimli şahsa, küçük bir çocuğa fiil-i şeni’ yapması ve sokak ortasında alenen hayasızca davranması dolayısıyla kürek cezası verilmiştir.


    5. Sürgün Cezası


    Uygulamada ispatlanamayan livata suçuna sürgün cezası verilmiştir. Örneğin 1580 tarihli mühimme defterindeki bir kayıtta, Alanya kale kethudası Hasan’a, Tur Ali isimli emrede içki içirmek ve fiil-i şeni’ yapmaktan dolayı Kıbrıs’a sürgün edilmiştir. Bu örnekte livata suçu ispatlanmadığı için sürgün cezası uygulanmıştır. Osmanlıda livata suçuna Ebu Hanife’nin görüşlerine uygun cezalar verilmiştir. Suçu alışkanlık haline getirenlere siyaseten katl, suçun teşebbüs halinde kalmasında dayak ve hapis cezaları ve ilk defa gerçekleşmesi halinde kürek ve sürgün cezası uygulanmıştır.


    6. Tazminat


    “Zeyd, zevcesi Hind’e livata etmekle Hind’in sebîleyni bir olıcak bana yaramazsın diye Hind’i boşasa Hind dahî mehrini alabilir mi? Cevap: Alır. Eğer bevlini tutamazsa tamam diyetini; eğer tutarsa sülüs (1/3) diyetini alır.”


    V. SONUÇ VE DEĞERLENDİRME


    Kur’an’da eşcinsellikle ilgili olarak “şehvetle yöneliyorlar” ifadesi geçmektedir. Dolayısıyla eşcinsellik Kur’an’a göre doğuştan gelen bir duygu değil, bir duygu sapmasıdır. Kur’an’da livata için fahişe, habis ve seyyie kelimeleri kullanılmıştır. Fahişe dinin yasakladığı çirkin iş, yüz kızartıcı söz veya davranış, açık hayasızlık; habîs, pis; seyyie ise hoşlanılmayan iş yapmak demektir. Hz. Peygamber, kendi döneminde yaşadığı çevrede livata fiiline rastlanmamış olmakla birlikte, Kur’an’daki Lut Kavminin kıssalarından etkilenerek bu fiili işleyenlere rastlanırsa, gönüllü olarak eşcinsel ilişki kuranlara ölüm cezası verilmesini tavsiye etmiştir. İslam hukukçularının çoğu livatayı cinsel ilişki olması yönünü ele alarak zina saymış ve failin durumuna göre zina yaptırımı ile karşılanması gerektiğini söylemişlerdir. Yani Ebu Yusuf, İmam Muhammed, Şafii, Hanbelî ve Malikilere göre ise livata zinadır ve zina haddi gerektirir.


    Ebu Hanife’ye göre erkek veya kadına arkadan temasta bulunmak (livâta) zina olarak nitelendirilmez; zina haddi uygulanamaz; ancak tazir cezası verilebilir. Osmanlıda livata suç olarak kabul edilmiş, Ebu Hanife’nin görüşüne uygun doktrin oluşmuş, fetva bu yönde verilmiş ve mahkeme kayıtları bu görüşlere uygun tatbikat örnekleriyle bezenmiştir.


    Prof. Dr. Mustafa AVCI

    Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi


    Osmanlı Hukukunda Livatanın Cezası

    Eylül 2018 - Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi

    http://dx.doi.org/10.15337/suhfd.447248